Köyümüzün geçim kaynağı bundan birkaç yıl öncesine kadar tarım ve hayvancılıktı. Mısır, buğday, arpa, yulaf, keten, patates, soğan gibi tarım ürünleri: koyun, keçi ve büyük baş hayvan yetiştiriciliği, elma, armut, fındık ve kestane ticareti başlıca geçim kaynaklarını oluşturmakta iken bugün artık bunların hiç birisi yapılmamaktadır. Köyde kalan bir kaç aile şimdilerde sadece kendi geçimi için bahçe yapmaktadır. Köylümüz uzun yıllar bahçesinde ürettiği sebze türü pazar ürünlerini köyün kamyonları ile Ayancık pazarına götürür geçimini sürdürürdü. Sonraki yıllarda kara saban üretiminden seracılık üretimine geçilsede bugün bir kaç aile dışında bunlarda yapılmamaktadır.
1960 lı yılların sonları ve 70 li yılların başlarında hızla başlayan köyden kente gurbet yolculuğu bugün köyümüzde birkaç yaşlı nüfusu geride bırakmıştır. Göçün en fazla yoğunlaştığı ilimiz İstanbul’dur. 70 li yılların başında yoğunluk Almanya olmak üzere Avusturya, Fransa ve diğer Avrupa kentlerine de köyümüzden çok giden olmuş ve bugün ikinci- üçüncü kuşak dediğimiz çocuklarımız köyüne ve köylüsüne de yabancı kalmışlardır. Gurbetten emekli olup birkaç ailenin köye yerleşmesi bile köyümüzün eski hareketli dönemlerini geri getirememiş bugün bacası tüten, içinde bir ya da iki yaşlının yaşadığı bir kaç ev dışında, harabeye dönmüş, üzerlerine çalılıklar, dikenlikler bürümüş kedi, köpek gibi hayvanlara bile hasret, terk edilmiş hayalet bir köy olarak içimizi sızlatmaktadır. Köyümüzün bu içler acısı durumu bizlere bir nevi ilham kaynağı olmuş ve web sitemizin kurulmasına ve bugünlere kadar gelmesine sebep olmuştur.
Köyümüzde tarım işleri yapıldığı dönemlerde, tarla ekim, biçim ve hasat işleri tamamen insan gücüne dayanmaktaydı. Tarlalar önceleri “kara saban” adı verilen sabanlar, daha sonraları “pulluk” adı verilen demir sabanlar vasıtasıyla ve bir çift öküz veya manda (kömüş) ile sürülür, yine aynı hayvanlarla önceleri “kötük” adı verilen tomruk parçasıyla daha sonraları “tırmık” adı verilen demir tırmıklarla tırmıklanarak ekim işi yapılırdı.
Ekilen mısır, buğday, yulaf ve arpa “orak” adı verilen araçlarla biçilir, iki tekerlekli “öküz arabası” adı verilen arabalarla veya iplerle insan sırtında harman yerine taşınırdı. “döven” adı verilen altları keskin taşlarla döşeli “döven” lerle dövülür, “diğren” adı verilen ağaçtan yapılmış ucu iki yada üç dişli araçlarla “tunur” savrulur ve ekin nihayetinde samanından ayrılarak torbalara doldurulup “ambar” adı verilen yapılara veya “herkil” adı verilen dolaplara konurdu. Samanı ise “samanlık” adı verelin yapıların içine konarak kışın hayvan yiyeceği olarak kullanılırdı.
Ekilen buğdayın hasat zamanından önce içinden zararlı ve yabancı otların ayıklanmasına “ot ayıklaması”, mısırın içindeki zararlı ve yabancı otların kazma adı verilen araçlarla çapalanarak yok edilmesine “mısır kazması” adı verilirdi. Bu işler hasat öncesi köylümüzün ayrı bir çilesini oluştururdu. İlerleyen zamanlarda teknolojik devrim niteliğinde köyümüze traktörler ve harman makineleri gelmiş ancak tarımcılığın sona ermesi ile ömrü kısa sürmüştür.
Köyümüzün ilk traktörü Marul Mehmet Çetin’in Leyland marka traktörüdür. Ardından Kara Cemal'in Fergüssonu, Kara Bayram'ın Fordu, Şişko Hasan’ın işborası, Lazın Kemal'in İnteri ve en sonunda da Mobilot Mustafa Aydın’nın Fergüsson marka traktörleri izlemiştir. Bunlardan geriye sadece Marul Mehmet ile Muhtar, Mobilot Mustafa’nın traktörleri kalmıştır. Köyümüze ilk harman makinesini Kara Cemal Yıldırım getirmiştir. Onu Kara Bayram Yıldız izlemiş ve başka harman makinesi de olmamistir.
O zamanlar tarım işlerini yapacak herkesin öküzü de bulunmamaktadır. Bu noktada köylünün yardımlaşma ve dayanışması günümüze ders verir cinstendir. Hali vakti yerinde olanların bir çift öküz veya mandası (Kömüş) varsa o kişi köyün zengini sayılır ve öküzü veya mandası olmayanın tüm tarım işlerini bedelsiz olarak yapar, kimse tarlada kalmazdı. Köylünün birbirlerinin işlerini yardımlaşarak birlikte bitirme işi olan “İmece” kavramı tam olarak çalışır, paranın pulun geçmediği teklifinin dahi selamın-sabahın kesilmesine sebep olan, günümüz insanına tam bir ders niteliğindedir.
Ambara veya herkil adını verdiğimiz dolaplara girmiş olan mısır ve buğdayın öğütülerek un haline getirilmesi yine köyümüzde bulunan değirmenler vasıtasıyla yapılırdı. Köyümüzde bu amaçla, komşu köyümüz Tepecik Köyü ile Ağaçlı Köyü nü birbirinden ayıran yaz-kış suyu hiç kesilmeyen “çay” adını verdiğimiz dere yatağı üzerine su değirmenleri yapılmıştır. Bu çayın üzerine ve her değirmenin olduğu yerde ağaç tomruklarla köprü yapılmış ve Tepecik Köyü İle Ağaçlı Köyü arasındaki ulaşım bu köprülerle sağlanmıştır. Sel taşkınlarında bu köprüler yıkıldığında yine her iki köy imece usulü ile bu köprüleri yeniden yapardı.
Köyümüzde ilk su değirmeni Fiş Haşim, Hatipoğulları ve Midi Yakup’ların ortaklaşa yaptıkları değirmendir. Bu değirmeni komşu Tepecik Köyümüzden Çolak Yakup’ların değirmeni, Çalmaçların değirmeni, Eşkıya’nın değirmeni, Çakıroğullarının değirmeni, Karagözlerin değirmeni ve Demirci İbrahim’in değirmeni takip etmiştir. Günümüzde de çok kullanılan bir tabir olan “bu değirmenin suyu nerden geliyor” sorusunun kaynağı da bu değirmenlerde gizlidir.
Değirmenler, açılan bentler ve germeler vasıtasıyla suyun daha rahat ve kendi halinde doğal yollarla gelebilmesi için eğimi elverişli, dere yatağına yakın ancak sel taşkınlarına maruz kalmaması için de daha uygun yerlere yapılmıştır. Bent başı adı verilen yerde, derenin ortasına büyük taşlarla bir set yapılıp, bir ucu değirmenin çarkına kadar ulaşan bentlere doğru suyun yönü değiştirilerek, suyun değirmene kadar kendi halinde akması sağlanmıştır. Aşırı yağmur yağdığı zamanlarda oluşan sel baskınlarında bent başını sel alıp götürür, ancak her seferinde yine imece usulüyle eski haline getirilerek değirmenlerin çalışması sağlanırdı. Bu değirmenler sadece kendi köyümüze değil çok sayıda çevre köylerimizede hizmet vermiştir.
Değirmenler köyümüz için çok önemli yapılardır. Öyle ki, tarladan ham olarak üretilen, mısır, buğday değirmenler vasıtasıyla un haline getirilir ve neredeyse her evin önünde bulunan fırınlarda veya evlerde bulunan "güzine fırınlarında" ekmek yapılarak sofralarımıza gelirdi. O güzelim dönemin kapanmasıyla bu gün artık köyümüze Ayancık ilçemizden ekmek getirilir olmuştur. Tarım ve hayvancılığın sona ermesiyle değirmenler de bu süreç içinde doğal olarak kapanmıştır. Çok direnmesine rağmen en son kapanan değirmen Çalmaçlara ait Harzana daki değirmendir. Bugün hala çalışabilir durumda dimdik ayakta durmaktadır. Diğer değirmenler ise ya tamamen çökmüş ya da çalışabilir durumda değildir.
Görüldüğü gibi köylümüz her dönemde durumdan vazife çıkararak kendisine çözüm yolları bulmuş, kendi gücü ve imkanlarıyla geçimini sağlamış, Devletimizden en ufak bir yardım talebinde bulunmadan kendi yağıyla kavrulmuştur. Bu haliyle Devletine hiçbir zaman isyankar olmadığı gibi bunu aklından bile geçirmemiştir.
Köyümüzde kestane ayrı bir yer tutmaktadır. Önceleri bol miktarda kestane ağacına sahip olan köyümüz, Çernobil faciasında sonra şimdilerde onu da kaybetmek üzeredir. Eylül ayı sonlarında başlayan ve Ekim ayı sonuna kadar devam eden kestane dokuma, toplama ve pazarlama işi çok zor olmasına karşılık köylümüz için masrafsız iyi bir geçim kaynağıdır.
Kestane ağacında kozalak halinde bulunan kestaneler ya bir sırık vasıtasıyla dokunur ya da rüzgarın etkisiyle yere düşmesi beklenerek, kadın, erkek çoluk, çocuk birlikte çalılık ve dikenlikler içinden toplanıp çuvallanarak, önceleri deniz yoluyla kayıklar ve motorlar vasıtasıyla, Ayancık, İnebolu, Bartın, Sinop, Samsun’a, daha sonraları kara yolunun açılmasıyla da kamyonlar ve minibüslerle ilimizde tek kestane pazarı kurulan Erfelek ( Karasu) ilçesine götürülerek pazarlanırdı. Köylü sattığı kestaneden elde ettiği para ile Karasu pazarından kışlık yağ, şeker, çay, giyim eşyası gibi temel ihtiyaçlarını alarak geri dönerdi.
Kestane mevcut haliyle uzun süre dayanıklı bir meyve değildir. Bundan dolayı kısa sürede tüketilmesi gerekir. Köylü topladığı kestanelerin tamamını ya kısa süre içinde satarak elden çıkarır ya da kışın ev sohbetlerinde misafirlere ikram etmek veya kışın ortasında daha iyi bir paraya satmak için ya kaynatılarak bir iğne vasıtasıyla ipe dizer “dizin dizmek”, yada kozalak halinde uygun bir yerde, üzeri eğrelti (evlertü) otlarıyla örtülerek depolanıp, saklanırdı. Kaynatılıp dizin dizmeden kurutulduğu da olmakta buna da köylü dilinde “karşak”adı verilmekteydi. Kışın ortasında “kozak açması” adı verilen zamanda kozalağından çıkarılarak yine aynı yöntemlerle pazarlanır ya da üzerine bir çizik atılıp gürül gürül yanan “güzine” fırınında kebap yapılarak bir güzel yenilirdi. Köylümüz için çok önemli bir yeri olan kestane toplama işi günümüzde az da olsa halen devam etmektedir.
Köyümüz deniz ile iç içe olmasına rağmen balıkçılık eskiden bu yana ticari anlamda pek yapılmamaktadır. Günümüzde de harzana sahilinde bulunan bir kaç balıkçı teknesi olmakla beraber amatörce balık tutulmakta ancak geçimini balıkçılık yaparak sürdüren aileler bulunmamaktadır.
Köyümüzde tarım ve hayvancılığın sona ermesiyle son zamanlarda bir kaç aile arıcılık sekterüne girmiş ve bal ticareti yapmaya başlamıştır. Yeşilin, meyvenin ve çiçeğin bol olduğu köyümüzde üretilen bal çok kaliteli, özellikle kestanenin bol olması nedeniyle "kestane balı" olarak çok aranılan bir bal olmaktadır. Yine her alanda olduğu gibi bu alandada profesyonel bir üretim yapılmamakla birrlikte, "Allah ne verdiyse buna da şükür" denilerek yapılan bir arıcılık sözkonusudur.
Köyümüzde meyvenin her çeşidi yapıldığı zaman bol miktarda yetişmektedir. Elma, armut, ceviz, fındık, kestane, kiraz, üzüm, incir, dut gibi meyveler köyümüzün eskiden beri yetiştirdiği meyvlerin başında gelmektedir. Gurbetçiliğin olmadığı, tarımın ve ziraatçiliğin tek geçim kaynağı olduğu dönemlerde bol miktarda üretilen bu ürünlerdende yeni ekim ve dikim işi yapılmadığından artık geriye çok az meyve ağacı kalmıştır.
Buna bağlı olarak köyümüzde çok yapılan elma, armut ve üzüm pekmezi artık tarihe karışmak üzeredir. Özellikle köyümüzde yapılan ve her derde deva "Fırıncık Armudu" pekmezinin eşi benzeri olmamakla birlikte baldan daha değerli ve satıldığı zaman da daha pahalı satılmaktadır. Pekmez sabah kahvaltılarında sofralarımızın vazgeçilmez yiyeceği olurken, düğünde, bayramda, mevlit de ve gelen misafirlere ikramda "şerbet" olarak yine karşımıza çıkmaktadır.
Sonuç olarak, 1970 li yılların başlarında başlayan köyden kente gurbet yolcuğu hızlı nüfus erimesiyle birlikte köyümüzün başlıca geçim kaynaklarını da alıp götürmüştür.