ANA MENÜ

DİĞER MENÜLER

Yazarlarımız

Resim
Maziye Bir Bakıver
Pazar, 22 Ocak 2012
Biz o dönemi çocukluk ve... Devamını oku...
Resim
Baş Sağlığı
Çarşamba, 10 Şubat 2010
  - Hocam bizde... Devamını oku...
Resim
İğrenç İthama Mu...
Cumartesi, 07 Nisan 2012
Sakın ola kimse yanlış... Devamını oku...
Resim
Otuz Yaşını Aşm...
Çarşamba, 05 Ekim 2011
Otuzunu aşmış bir kadın... Devamını oku...
Resim
Bir Sarı Öküz Hik...
Perşembe, 08 Eylül 2011
Maymuna saldırsak, ağaca... Devamını oku...
Resim
Büyük Kısmet İle...
Salı, 30 Ağustos 2011
 Güneş, Karataş'ın... Devamını oku...
Resim
13.Bölüm : Derin v...
Çarşamba, 01 Şubat 2012
Olacak bu ya!Ömer hoca o... Devamını oku...
Facebook'ta Paylaş
17
Oca
2009
Ayancık PDF Yazdır e-Posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 
Salim AKGÜL tarafından yazıldı.   

Salim AKGÜLAyancık’a ilk gelişim babamla oldu. İlkokul 3. sınıfa geçmiştim. Daha önce de anlattığım gibi okul üç yıllıktı. Üçüncü yılın sonunda sınava girip mezun olacaktık. İmkanı olanlar 4.sınıfı olan bir okula devam edebilecekti. İmkanı olmayanlar o kadar okur yazarlıkla kalacaklardı. Nüfus kâğıdım yoktu. Diploma alabilmem için nüfus kâğıdım şarttı.

 

O kış babam köyde idi (1941). İlçeye nüfusa kayıt olmak için gelmiştik.
O zamanlar, şehrin girişinden iskeleye kadar, alt katları dükkan olan panjurlu ve pencereleri kafesli evlerle iki tarafı da sıralı beton asfalt bir yol vardı. O dükkânlardan birine girdik. Avukat (Dava vekili) Hüsnü beyin yazıhanesi imiş. Bize yer gösterdi, oturduk. Babam:
- Çocuğa nüfus kağıdı çıkartacağız dedi. Onlar konuşurken içeri girdiler ve alelacele bir dolma kalem istediler. Hüsnü bey cebinden kalemini çıkardı ve verdi. Biri kalemi aldı ve cebine koydu.
- Nisan 1! dedi. Gülüştüler.
O zamana kadar böyle bir durumu hiç yaşamamıştım, bilmiyordum. Sonra babam anlattı. Şehirde: Nisan’ın 1. günü böyle bir aldatmaca âdeti varmış. Buna “Nisan Balığı” yutturmacası derlermiş. Tavuk lades kemiği ile yapılan tutuşma gibi.
Benim 10 yaşımda olduğuma karar verilerek Nüfus dairesine gidildi ve 07.04.1932 doğumlu olarak nüfusa kaydım yapıldı. Köyde, benden 1-2 yaş büyük, 1-2 yaş küçük olanların hepsi 1932 doğumlu olarak nüfusa kayıtları yapılmış. Örneğin: Hasan dayımın kızı Hava Dudu benden iki yaş büyük, Eğitmen Memiş Akgül’ün oğlu İdris ve kara Cemal benden 1 yaş küçük oldukları halde 1932 doğumlu olarak kayıt edilmişler. Ayancık’ta nüfus dairesi, benim bildiğim kadarıyla iki kez yandığı için doğum tarihleri de değişik yazılmış. İlk yazıldığımda doğum tarihi 07.04.1932 iken bu kere 01.07.1932 olarak tespit edilmiş. Ankara’da öğretmenlik yaptığım bir köyde de 10 yaşında görünen çocuklar 15-20 yaşında idiler. Askere geç gitsinler diye öyle yazdırmışlar. Annem ise benim gücük ayında (Şubat) doğduğumu söylerdi. Bunları Türkiye gerçeklerini anlatmak için yazdım.
Ayancık’a girişte kereste fabrikası vardı. O, Ayancık içinde ayrı bir şehir gibiydi. Ayrı bir iskelesi vardı. Açılış ve paydoslarda uzun uzun çalan bir sireni (borusu) devamlı, motor ve hızar seslerinden oluşan; tan, tan sesleri vardı. Bu sesler çok hoşuma gitmişti. Ve bu seslerden etkilenmiştim.
Ayancık çayının batı kıyısında ırmak boyunca inşa edilmiş işçilerin lojmanları bulunmaktaydı. Önlerinden dekovil (demiryolu) hattı geçerdi. Küçük şimendiferler düdüklerini çalarak sık sık ormana gider, gelir tomruk taşırlardı. Ayrıca teleferik hattından tomruklar, havadan, ormanın içlerinden fabrikanın havuzuna indirilirdi. İskeleye takalar yanaşır, biçilmiş tahtaları şileplere yüklerdi. Tahta parçaları, iskeleye kadar uzanan demiryolu taşıtları ile halka ucuz fiyatla satılırdı. Tahta parçalarının pek çoğu da açıklarda denize dökülür ve böylece köylerin istifadesine sunulurdu. Paydos zamanlarında caddeler ve köy yolları, kalabalıktan geçilmezdi. Fırınlardan kiloluk francalalar çıkar mis gibi kokusu ta uzaklardan duyulurdu. Köyden gelenler mutlaka birer ikişer tane alır ve çocuklarına hediye olarak götürürlerdi. Hele halkalı kırmızı şekerleri. Bu sefer onları Konya’da şekercilerde gördüm. Canım çekti ama alamadım. Çünkü şeker hastası idim ve dikkat etmem gerekiyordu.
Bu gün Ayancık’ın diğer Anadolu kasabalarından farklı bir durumunu göremiyorum. O canlı şehir gitmiş; yerine işsizlikle kıvranan, sıkıntılarla boğuşan, sanki başka bir yer gelmiş. Fabrika devletleştirilmiş, birçok tesisler sökülmüş vs. vs.
Ayancık, yıllar önce erkek ve kadınları ile tam bir Avrupa şehri gibiydi. Yolları beton asfalt, tertemiz hareketli ve yaşamağa değer bir sahil kasabasıydı. Zengin bir Belediyesi vardı. Sinop’a borç bile verdiği söylenirdi. 15 km. uzaklıktaki Köy’den yaya, at veya eşekle yahut deniz yoluyla kayık veya taka’larla (motor) gelirdik. Babam bir at bulmuştu. Çoğu kez beni bindirirdi. Dönüşte bana bir çift ayakkabı aldı. Atın eğerine asmıştık. Oradan düşmüş. Giymek ve arkadaşlarıma caka satmak nasip olmadı. Çoğu kez yalınayak gezer, durumu biraz daha iyi olanlar ise çarık giyerdi.
Ayancık’a bir kere de annemle beraber geldik. O sırada panayır (Ayancık Pazarı) vardı. Yürüyerek geldik. Hasan ve Hüseyin dayımlar, hanımları, dedem, ninem, kızlar ve Cemal vardı. Panayır’da gezdik, dolaştık, eğlenceleri seyrettik, alışverişler yapıldı ve dönüş yoluna çıktık. Vakit ikindi üzeriydi. Ayancık Köyü’nün yol ayrımına geldik. Orada yüksekçe platform şeklinde çimenlik bir yerde mola verdik. Dinleniyorduk. Büyüklerin hepsinin küfeleri vardı. Sırtlarından çıkarıp, çimenlere oturdular.
Cemal bana yaklaştı ve:
- Ula kavurma iste! dedi .
Ben de:
- Kavurma isterimmm! Diye hem ağlamaya, hem tepinmeye, hem de yuvarlanmaya başladım.
Annem, Hüseyin dayıma:
- Ağam! git al da gel bari!! Dedi..
Dayım’a derin bir sahan verdiler. Annem para da verdi. Dayım söylene söylene en az gidiş geliş iki km. lik yerden kavurmayı aldı, geldi.
O zamanlar 9-10 yaşlarındaydım... Kavurma, sulu ve soğanlı et yemeği idi. Zehir gibi de acıydı. Bir lokma aldım. Ağzım yandığı için yeniden ağlamaya başladım. İyi bir dayağı hak etmiştim. Onlar gülüşerek ve eğlenerek, francala ile kavurmayı bir güzel yediler. Ben de fırçayı.
Ayancık’a birkaç kere daha gittim geldim. Son gidişimde (1950’den sonra idi) Ayancık’ta o canlılık kalmamıştı. Teleferik sökülmüş. şimendifer kaldırılmış, hatta hatları bile bozulmuş, üzerlerine asfalt dökülmüştü. Fabrika’da o eski faaliyet de kalmamış, Devletleştirilmişti. Şu anda yabancı sermayeyi yurda getirmek için satılmadık yer kalmadı. Hâlbuki Atatürk bundan 80 sene önce yabancı sermayeyi teşvik etmiş ve örnek olarak ta birkaç yere fabrikalar kurdurtmuştur. Ancak bu fabrikaların yerine modern teknoloji kullanan milli olanları yapılamadığı için sıkıntı oldu. Ayrıca bunlar siyasi malzeme konusu yapıldıkça amacından uzaklaştı. Bu gün, bilhassa Güneyde yabancıların toprak satın almalarına ve yerleşmelerine olanak sağlanmaktadır. Meyve sebze yetiştirmelerine müsaade edilmektedir. Yahudiler İsrail’e böyle taşındı ve bugün Ortadoğu’ya sahip olmaya çalışıyor. Yarın Türkiye de bu şekilde elimizden giderse şaşmayalım. Çocukluğumun hoş anıları arasında kalan yukarıda anlattığım bu güzellikleri benim aradığım gibi, gelecekteki nesillerin de aramaması için uyanık ve gayretli olmamız gerekmez mi ???
Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com
 
Bu Makalenin Yazarı: Salim AKGÜL 
Ayancık Ağaçlı Köyü