Babamla ilgili bir yazı yazmayı çoktan beri düşlemekteyim. Kısmet bugünmüş.Aslında babamın kişiliğinde onun zamanındaki sanatkarlara zamanın devlet yöneticileri tarafından gösterilen saygı ve önemi de vurgulamak istedim..Doğaldır ki herkesin aile büyüğü kendisine karşılaştırma yapılmayacak derecede değerlidir.
Yaşı babamınkine yakın olanların çocukları da babalarından çektikleri sıkıntı ,yoksulluk, hayat şartlarının zorluğunu defalarca, çesitli öyküler halinde dinlemişlerdir.Onlarda biraz kendi büyüklerinin öykülerini hatırlayacaklardır.
Babam Hasan Akgül ;çok genç yaşında Ankara’ya amcam Ali Akgül’ün yanına gelmiş. O’nun yanında taşçılık (taş işleyerek yapılan iş) san’atını öğrenmiş. 1328 doğumlu idi. Osmanlı paleoğrafyas’ını ( eski yazı) çok iyi bilirdi. Ankara’ya Cumhuriyetin ilk yıllarında geldiği için o günleri yaşamış. Halk mektebine gitmiş ve yeni yazıyı öğrenmiş. Çok düzgün ve okunaklı bir yazısı vardı. Devlet memurluğunu beğenmediği için tercih etmemiş.” Ben emir altına giremem “diye düşünmüş. Zira o yıllarda devlet memurluğu tatmin edici bir iş olarak görülmüyordu. Bütün teklifleri reddetmiş. Aslında O’nun kadar eğitimi ve bilgisi olanlar ya okutman veya bürokrat.oldular. Örneğin Eğitmen Memiş Akgül.O’nu Kastamonu’ya kursa çağırdıklarında babamı da çağırmışlar ama gitmemiş. Rahmetli Hasan Eğitmen ile hem aynı yaşta hem asker arkadaşı hem de sağdıçlarmış. Birbirlerini çok severlerdi. İkisi de köyde, mahalle mektebinde okuyanlardandır..
Onların döneminden Köyde Okuma-Yazma bilen 15 kişinin adını sayabilirim. İlyas, Demirci Sabri, Çalmaç Süleyman Kaptan, Hasan Eğitmen, Katip, Mahmut Usta, Tokur, Sadık muhtar, Eğitmen Memiş, Sabri hoca, Emin hoca,Mehmet hoca, Tevfik usta, Akort Ali Çavuş, İzzet çavuş. Bunlar hem eskiyazı hemde yeni yazıyı bilirlerdi.
Soyadı kanunu çıktığında ilk benimseyenlerdendir. AKGÜL soyadını kendisi beğenip almış. Genelde sülale’ler aynı soyadını almışlardır. Mesala bütün Sakızlıoğulları aynı soyadını kullanmışlardır. Babamın eski Nüfus Cüzdanında Sakızlıoğlu yazardı.
Dedem Mehmet Sakızlıoğlu da eski yazıyı bildiği için YAZICI demişler. Bunları anlatmamın sebebi: Köy’de eğitim düzeyinin çok eski ve yüksek olduğunu belirtmek içindir.
Babam; Anıtkabir inşaatında yıllarca çalışmıştır. Ankara’da Yapı Usta Okulunda çalışmış ve taşçılık bölümünde taşçı yetiştirmiştir. Öğretim görevlisi olmasını istediklerinde kabul etmemiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kendisine “ Eski Eserler Onarım Belgesi” verilmiş ve bu belge Ticaret Odasınca tescil edilmiştir. Nevşehir Kalesi, Ankara Arkeoloji Müzesi, Ankara Kalesi, Aslanhane Camii, Yeni Cami, Karyağdı Türbesi, Antalya Murat Paşa ,Elmalı Ömerpaşa Camii onarımlarında bulunmuştur. Üniversitede Sanat tarihi ve Arkeoloji Bölümlerine devam etmemin sebebi bundan olmuştur. Babamın bu eski eserleri onarımlarında usta olmasını benimsemiştim.
1945 yılından sonra babamın sanatında bir değişme olmuştur. Minareciliğe heveslenmiş ve birkaç yerde çalışmağa başlamıştır. Yenidoğan Mh.de evimizin yakınında cami yapılmış ve minaresini de babamım yapmasını istemişlerdir. Yönetim Kurulunda kendisi de vardı.Hatırdan çıkamayarak kabul etti. O’nun için yepyeni bir sanat dalı idi. Gece gündüz düşünmeğe başladı. Uykularını kaçırdı. Tenekelerden birçok kalıplar kesiyor, onları numaralıyor, ertesi gün onları bozuyor, yeniden kesiyor, çiziyor, yeniden bozuyordu. Günlerce bunlarla uğraştı. Minarenin kaidesini ve temelini taştan, gövdesini tuğladan yapmağa karar verdi. Bu yeni bir tarz olacaktı. Osmanlı ile Selçuk karışımı bir tarz olacaktı. Babam minarelerde yeni bir sistem geliştirecekti. Bunun adı San’at Tarihi’nde “ Mimarlık” idi.
Camiin önüne iki kamyon Ankara taşı ( Granit) getirtti ve ustalara kalıpları vererek başladı. Minarenin kaide ve kütüğü taştan olacaktı. Günler sonra bu kaide bölümü bitti. Ben Liseye gidiyordum. Gövde ile kaide arasında olan küp kısmı yapılacaktı. Dörtgen kısımdan silindir kısmına geçilecekti. Günlerce düşündü. Kalıpları bir türlü tutturamıyordu Birgün
-Baba dedim. Demir çubuklardan yerde bir küp maketi yapalım. Aynı ölçülerde olsun. Sonra iplerle aralarını bölelim. Onların aralarını ölçerek tenekeden kalıpları keselim!!! dedim.
- Hay aklınla bin yaşa!!! diyerek kabul etti ve yaptık, kalıpları kestik. Numaraladık. Taştan küp kısmını da inşaa ederek gövde bölümüne geldi. Oraya taş bir bilezik yaptı. Oldukça düzgün olmuştu. Beğenmişti.
Gövde ve şerefiye ile petek kısmını tuğladan yapmış, şerefe altını, korkuluklarını taştan, iç merdivenlerini de betondan yapmış her iki metrede bir de bilezik koymuştu. Külah kısmının kalıplarını yine maket usulü ile yerde kesmiş tahtadan kendisi çakmıştı. Külahın üstü kurşun levha ile kaplanacaktı. Ben İstanbul’a geldim. İstanbul’a ilk kez o zaman gelmiştim. Bir Yahudi tüccarın adresini vermişlerdi. Eski Perşembe Pazarında O’nu buldum. Benden biraz büyük oğlu vardı. Beni karşıladı Yedirdiler ,içirdiler, misafir ettiler, epeyce de indirim yaptılar yol paramı da vererek,” -biz göndeririz, sen merak etme git- “ dediler. Bir hafta geçmeden kurşun levhalar geldi. Bunu anlatmamın sebebi onlardaki ticaret ahlakı ve zihniyeti. Biz bu zihniyeti hala yakalayamadık. Minare inşaatı bitti. Çok güzel ve sağlam olmuştu. Babamda yeni stilde bir minare yapmış ve mimar olmuştu. Bu yeni tarz : kaide ve küp taş, bilezikler önceleri taş sonraları beton, Şerefe önceleri taş sonraları beton, petek ve gövde tuğla, Petek altı özel uçları üçgen dilimli tuğla, külah kurşun sonraları tutye (yumuşak bir sac cinsi) veya saçla kaplı, alemi dökme olarak yapılan minareler olmuştur. Gövde Selçuklu minarelerinden ince, Osmanlılardan kalın ve kısa ama oturaklıdır. Vakıflardan da onay almıştır.
Aklımda kalan eserlerinin adını burada yazmağa çalışacağım. Vakıflar Genel Müdürlüğünde kayıtları vardır. Araştırıp bulmak gerekir. Doktora tezi olarak “ Selçuk Minareleri ve bugüne etkileri” diye almıştım. Epeyce araştırma yaptım, başaramadım. Sanat Tarihi Kürsüsünde tez konusu olabilir.
Yenidoğan Mahallesi Merkez Camii Minaresi
Hıdırlık tepe Mahallesi “ “
Gülveren Mahallesi “ “
Çalışkanlar Mahallesi “ “
Solfasol Köyü “ “
Altındağ Mahallesi ” “
Kazık içi Bostanları Mahallesi “ “
Balgat Mahallesi “ “
Solfasol düz “ “
Balgat Öz “ “
Öveçler merkez Mahallesi “ “
Yuva Köyü “ “
Peçenek Köyü “ “
Yeşil hisar Kkızılhisar ) Köyü “ “
Çınar Köyü “ “
Balıkısık köyü “ “
Çankaya Yıldız köy “ “
Çakal köyü “ “
Çubuğun köylerinden biri “ “
Çamlıdere Nuzrubahçın köyü “ “
Haymana Köylerinden biri “ “
Kızılcahamam merkez “ “
Bala Beynam Köyü minaresi “ “
Hatırladıklarım bunlar..Dayımın damadı Ahmet Altun beraber çalıştığı için daha iyi bilir. Konya’da Huzurevi, Cami ve minaresini de taşaron olarak yapmıştır.
Ben Nallıhanda Lise Müdürü iken Çamlıdere’de geçirdiği bir traktör kazasında ağır yaralanmış olup 1974 senesinde vefat etmiştir. Allah Rahmet etsin Nur içinde yatsın.
Beni köyden getirip, Okutmuş, çocuklarına, evine,ailesine bağlı, okur, namazında niyazında bir insandı. O’na layık olmaya çalıştım, O’nun gibi evlatlar yetiştirdiğim için mutluyum.
Tek arzusu Köyüne bir minare inşa etmekti. O maksatla köye gitti. Hastalandığı için döndü.